Fizik tedavi bazen neden işe yaramaz?
Kliniğime gelen herkese ilk gün aynı şeyi söylüyorum: Herkes rahatlayarak çıkar, ama herkes iyileşerek çıkmaz. Bunu söylemek kolay değil; bir fizyoterapist için "bazen olmuyor" demek, kendi mesleğinin sınırını kabul etmek demek. Ama bilim bu sınırı net çiziyor ve hastanın da bunu bilmeye hakkı var.
Önce büyük resim. Kronik bel ağrısında en iyi kanıtlanmış tedavi olan egzersizin ortalama etkisi, 249 çalışma ve 24 binden fazla hastayı toplayan 2021 tarihli Cochrane derlemesine göre, 100 üzerinden yaklaşık 15 puan ağrı azalması. Bu "ortalama" bir rakam; bazı hastada 40 puan, bazısında sıfır. Yani iyi uygulanan bir tedavide bile bir grup hastanın yanıt vermemesi istatistiğin kendisidir, kimsenin kusuru değil.
İkinci gerçek daha çarpıcı. 2024'te Pain dergisinde yayımlanan bir analiz, kronik bel ağrısında pasif tedavilerden sonra görülen düzelmenin yaklaşık yarısının tedavisiz de olacak değişim olduğunu, beşte birinin ise beklenti ve bağlamdan (yani "plasebo"dan) geldiğini hesapladı. Tedavinin kendine özgü payı üçte bir. Bu rakamların kesinliği düşük, ama mesajı açık: Yatıp uygulanan bir cihazın size iyi gelmesinin yarısı, zaten geçecek olan ağrının geçmesidir.
Peki kimde olmuyor? 2019 Cochrane derlemesi, bel ağrısında iyileşmeyi en iyi tahmin eden şeyin MR değil, hastanın kendi beklentisi olduğunu gösterdi: "İyileşeceğime inanıyorum" diyen hasta, işine dönme ihtimali yaklaşık iki buçuk kat yüksek bir hasta. Korku, ağrıyı felaket gibi görme, moral çöküntüsü ve "bu ağrı hiç geçmez" inancı, tedavinin ne olduğundan bağımsız olarak sonucu aşağı çekiyor. Bu yüzden ilk görüşmede hastama "üç ay sonra kendinizi nerede görüyorsunuz" diye sorarım; cevap, görüntüden daha çok şey anlatır.
Ya fizyoterapistin payı? Burası benim için en öğretici kısım. 68 fizyoterapist ve bin küsur hastayla yapılan 2025 tarihli bir analizde, hasta özellikleri hesaba katıldığında sonuçlardaki farkın yalnızca yüzde dördü terapiste aitti; yüzde doksan altısı hastaya. Bu, terapistin önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. O yüzde dördün içinde ne var? Hastanın korkusunu azaltan ya da artıran dil, verilen egzersizin ağrı sınırının doğru konulması, ilerlemenin ölçülmesi ve işe yaramayan planın zamanında değiştirilmesi. Yani teknik değil, iletişim ve karar.
Ev egzersizi yapmayan hasta meselesine de dürüst bakalım. Evet, uyum düşük; Türkiye'den bir çalışmada verilen programı düzenli yapanların oranı yüzde elli iki. Ama "yapmıyor" çoğu zaman bir karakter sorunu değil, bir belirti: egzersiz sırasında ağrı artıyorsa, kişi yapabileceğine inanmıyorsa, moral bozuksa program kâğıtta kalıyor. Bunları çözmek egzersizi "sıkı tembihlemekten" daha etkili.
Hasta olarak ne yapmalısınız? Üç şey. Birincisi, tedaviye başlarken bir hedef koyun: "ağrım sıfır olsun" değil, "merdiveni durmadan çıkayım" gibi ölçülebilir bir hedef. İkincisi, dört–altı hafta içinde o hedefe doğru ölçülebilir bir ilerleme yoksa tedaviyi sürdürmeyi değil, planı değiştirmeyi konuşun. Üçüncüsü, size "seans gerekmiyor" ya da "sizi başka bir uzmana yönlendiriyorum" diyen klinisyene güvenin; bu cümle bir başarısızlık itirafı değil, doğru triyajdır.
Bazen olmuyor. Bunu söyleyebilen klinisyen, olmadığında ne yapacağını da bilen klinisyendir.