Uzm. Psk. Mevliye YAVUZ
Uzm. Psk. Mevliye YAVUZ

Ya Kendi Eksik Parçamı Arıyorsam?

18 Haziran 2026 09:30
Bazen bir ilişki bittiğinde ya da kendimizi tekrar tekrar benzer ilişkilerin içinde bulduğumuzda şu soruyla karşılaşırız:

“Gerçekten onu mu seviyordum, yoksa onun temsil ettiği şeyi mi?”

Carl Gustav Jung’a göre bu soru sandığımızdan çok daha derin bir yere uzanır.

Çünkü bazen bir erkeğe âşık olmayız.

Kendi içimizde taşıdığımız ama henüz onunla tanışmadığımız bir parçanın yansımasına âşık oluruz.

Jung bu içsel yapıya “animus” adını verir. Jung’un kuramında kadınların bilinçdışındaki eril imgeye animus, erkeklerin bilinçdışındaki dişil imgeye ise anima adı verilir.

Animus yalnızca teorik bir kavram değildir.

Bazen ilişki kurduğumuz insanlar aracılığıyla görünür hale gelen psikolojik bir deneyimdir.

Bu nedenle bazen bir erkek yalnızca bir erkek olmaktan çıkar.

Kadının kendi içinde henüz tanışmadığı anlamların, imkanların ve potansiyellerin taşıyıcısı haline gelir.

Kadın çoğu zaman yalnızca o kişiye değil, o kişinin görünür hale getirdiği içsel deneyime  bağlanır.

Ona yüklediğimiz anlamlar, zamanla onu olduğu kişiden farklı bir yerde konumlandırmaya başlar.

Bazen onun yanında kendimizi daha güçlü hissederiz.

Bazen daha cesur.

Bazen daha görünür.

Bazen de daha kararlı.

Ancak çoğu zaman bu duyguların kaynağı karşımızdaki kişi değildir.

Kendi içimizde henüz fark etmediğimiz ya da sahiplenemediğimiz taraflarımız, onun üzerinden görünür hale gelir.

Bu yüzden ilişkiler ilk zamanlarda baş döndürücü gelir.

Ayaklarımızın yerden kesildiğini hissederiz.

Karşımızdaki kişinin bizi tamamladığını ya da bize eksik olan bir şeyi verdiğini düşünürüz.

Oysa çoğu zaman yaşadığımız şey tamamlanmak değil, kendi içimizde taşıdığımız bir potansiyelle ilk kez karşılaşmaktır.

Bu karşılaşmanın yarattığı etkiyi, ilişkinin kendisi sanabilir ya da karşımızdaki kişinin bize hissettirdiği duyguların yalnızca ondan kaynaklandığını düşünebiliriz.

İşte projeksiyon mekanizmasının en güçlü yanı da burada ortaya çıkar.

Kendi içimizde olanı dışarıda görür ve onu karşımızdaki kişiden geldiğine inanırız.

Zaman geçtikçe bu deneyim de değişmeye başlar. Çünkü kendimizde bilinçsiz olan ve zamanla bilince gelen animus parçalarıyla çalışmaya başlamışızdır.

Kendi iç dünyamızda daha önce bilinçsiz kalan animus parçalarıyla temas ettikçe gelişiriz.

Karşımızdaki kişiye yüklediğimiz anlamlar yavaş yavaş çözülmeye başlar.

Onun bize verdiğini düşündüğümüz bazı duyguların aslında bizim içimizde bulunduğunu fark ederiz.

Daha güçlü hissetme halinin, daha kararlı olabilmenin, daha görünür olmanın, daha cesur davranabilmenin, yalnızca ondan kaynaklanmadığını görmeye başlarız.

Bu farkındalık arttıkça, karşımızdaki kişinin kaynağı olduğunu düşündüğümüz etkiye olan bağımlılığımız da azalır.

Çünkü artık onun bu duyguların kaynağı olmadığını, yalnızca onları fark etmemize vesile olduğunu anlamaya başlarız. Aslında o kişi, kendi içimizde henüz tanışmadığımız taraflarımızla karşılaşmamız için bir ayna görevi görmüştür.

İşte bu noktada ilişki dinamiği dönüşmeye başlar.

Karşımızdaki kişiyi, ona yüklediğimiz anlamlardan bağımsız olarak görebilmeye yaklaşırız. Onda olduğunu düşündüğümüz ama aslında kendi içimizden ona yansıttığımız şeyleri fark etmeye başlarız.

Bu noktada gerçek tanışma  başlar. Artık herkesin ayakları yere basıyordur. İlişkilendiğimiz kişiyi, ona yüklediğimiz anlamlarla değil; kendi gerçekliği, sınırları, imkanları ve insani taraflarıyla görebildiğimiz yerde yeniden tanışırız.

Bazı insanlar bu süreçte yeni  savunmalar geliştirirler.

Kimseye ihtiyaç duymamayı özgürlük sanırlar.

Yalnızlığı güçle karıştırırlar.

Kendine yetmeyi ilişkisizleşmekle karıştırırlar.

Oysa bunlar çoğu zaman başka bir savunmanın dilidir.

Çünkü mesele kimseye ihtiyaç duymamak değildir.

Mesele kendi ihtiyaçlarımızın sorumluluğunu başkasına bırakmamaktır. Bu durum beraberinde bir çok beceriyi de getirir ; Kendi içsel gücünü keşfetmiş ama ilişki kurma kapasitesini koruyabilen bir insan olmak,Kendi yaşam çizgisinin sorumluluğunu alan ama hayatı biriyle paylaşmaya da gönüllü olmak,Yolculuğunu sahiplenen ama yol arkadaşlığına da açık olmak…Ve daha niceleri.

Çünkü psikolojik gelişim yalnızlık ile bağlılık arasında seçim yapmak değil, ikisini birlikte taşıyabilmektir.

Geçtiğimiz hafta “Varlığı Yeter mi?” başlıklı yazıda, bir insanın yalnızca var olmasının bir ilişki için yeterli olmadığından söz etmiştik.

Bir kişinin fiziksel olarak hayatımızda bulunması, duygusal olarak da bizimle olduğu anlamına gelmediğini belirtmiştim.Varlığı kadar eşlik etmesi, temas etmesi ve ilişkiye katılabilmesi de gerekir.

Bugün ise aynı meseleye başka bir yerden bakıyoruz. Çünkü bir kişinin varlığının yetmediği gibi, onu olduğu gibi görebilmek de tek başına yetmez.

İlişki; bir tarafın diğerini görmesiyle değil, iki insanın birbirini görebilmesiyle kurulur.Bazen karşımızdaki kişiyi bir eşten, sevgiliden ya da yol arkadaşından daha büyük bir yere koyarız.

Bizi tamamlamasını, hayatımıza yön vermesini, eksiklerimizi gidermesini ya da varoluşsal dayanağımız olmasını bekleriz.

Oysa bu beklentiler büyüdükçe karşımızdaki insanı olduğu haliyle görme kapasitemiz azalır.Tıpkı yalnızca varlığın yetmediği gibi, yalnızca görmek de yetmez.

O sebeple ilişki; bir başkasının hayatımızdaki boşlukları dolduracağı  yer değildir.

 İlişki; hayatın yükünü, belirsizliğini, sevincini ve yasını paylaşabileceğimiz bir yol arkadaşlığıdır.

İnsan bu yüzden sadece eşini seçmez kendine bir yol arkadaşı seçer.

Uzman Psk. Mevliye Yavuz

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X