Uzm. Psk. Mevliye YAVUZ
Uzm. Psk. Mevliye YAVUZ

‘Varlığı’ Yeter Mi?

11 Haziran 2026 16:00
Bazen karşımızdaki kişiye, 'Varlığın yeter.' deriz.

Bu cümleyi söylerken çoğu zaman sevgimizi, bağlılığımızı ve minnettarlığımızı ifade etmeye çalışırız. Ancak bir an durup düşünmek gerekir:

Gerçekten bir insanın varlığı yeter mi?

Karşımızda bir kadın olması, bir erkek olması, bir insan olması; onunla sağlıklı ve doyurucu bir ilişki yaşayabilmemiz için yeterli midir?

Yoksa ilişkilenebilmek için belli kriterleri, belli koşulları da sağlamak gerekir mi?

Sadece var olmak mı önemlidir, yoksa orada olduğunu göstermek, dikkatini vermek, ilgisini hissettirmek, ilişki içerisinde emek göstermek de bunun bir parçası mıdır?

Bunların hepsi cevaplanması gereken sorular.

Çünkü insan ilişkilerden beslenen, ilişkilerle gelişen ve ilişkilerle yaşayabilen bir canlıdır. Ruhsal gelişimimizi, psikolojik dayanıklılığımızı ve yaşam doyumumuzu belirleyen temel unsurlardan biri kurduğumuz ilişkilerin niteliğidir. Bağlanma kuramından güncel nörobiyolojik çalışmalara kadar birçok araştırma, insanın yalnızca fiziksel değil, duygusal olarak da ilişkilere ihtiyaç duyduğunu göstermektedir.

Hayatını sürdürürken ruhsal besin kaynağını ilişki kalitesi oluşturur.

İş hayatı, akademik hayatı, sosyal hayatı ve kişinin kendisiyle kurduğu ilişkiyi bir araya getirdiğimizde aslında yaşamın birçok ayağının olduğunu görürüz.

Bazen kendimizi geliştirmeyi, daha fazla üretmeyi ve daha fazla başarmayı bir çözüm olarak buluruz.

Hayat gerçekten de bir süre böyle ilerleyebilir.

Ancak bütün enerjimizi üretmeye, çalışmaya, başarmaya ve ilerlemeye ayırırken ilişki kurma kapasitemizi kullanmamaya başladığımızda farklı bir sorun ortaya çıkar.

Sanki dört ayaklı bir sandalyenin ayaklarından birinin zemine tam basmaması gibi.

İlk bakışta sandalye sağlam görünür.

Üzerine oturulabilir.

Hatta uzun süre kullanılabilir.

Ancak zemine tam basmayan o ayak nedeniyle küçük ama sürekli hissedilen bir sallantı vardır.

İnsan zamanla bu sallantıya alışabilir.

Hatta onu fark etmemeye başlayabilir.

Ama dengesizlik ortadan kalkmaz.

Hayat da bazen böyledir.

İşimiz yolunda olabilir.

Üretebiliriz.

Başarabiliriz.

İlerleyebiliriz.

Ama ilişki tarafında zemine tam basmayan bir ayağımız varsa, o sallantı bir yerlerde hissedilmeye devam eder.

İşte ilişkiler de çoğu zaman böyledir.

İnsanın hayatındaki önemli alanlardan biri eksik kaldığında yaşam devam eder; fakat aynı sağlamlıkla devam etmez.

Tam da burada önemli bir soru aklımıza gelir ve cevaplamamız gerekir:

İlişki kurabilme kapasitemizin olması, karşımızdaki kişinin de ilişkiye ihtiyaç duyduğumuz şekilde katılabileceği anlamına gelir mi?

Ya da bazen her şeyi kendi kapasitemizle aşabileceğimizi mi sanırız?

Karşımızdaki kişinin ilişki kurabilme kapasitesini, duygusal erişilebilirliğini, emek verme isteğini ve ilişkiye katılımını yeterince değerlendiriyor muyuz?

Çünkü yalnızca bizim kapasitemizin olması, ilişkinin de aynı kapasitede ilerleyeceği anlamına gelmez.

İlişkiler tek kişinin gücüyle değil, iki kişinin katılımıyla şekillenir.

Bu durum yeni evlenen insanların sıklıkla kurduğu bir düşünceye benzer:

“İleride değişir.”

“İleride değiştiririm.”

“Zamanla büyürüz.”

“Hayat ilerledikçe bunları çözeriz.”

Bu düşünce anlaşılır olsa da çoğu zaman gerçekçi değildir.

Çoğumuz bunun doğru olmadığına inanmak istemeyiz.

Çünkü mevcut durumla yüzleşmek yerine günü kurtarmak daha kolay gelir.

Geleceğe gelecekte bakmayı tercih ederiz.

Ancak ilişkiler çoğu zaman böyle işlemez.

Bugün görmediğimiz şeyler yarın ortadan kaybolmaz.

Bugün konuşulmayan meseleler yarın daha küçük hale gelmez.

Aksine çoğu zaman büyür, derinleşir ve karşımıza daha ağır sonuçlarla çıkar.

Bazen ilişkisel sorunlar olarak.

Bazen büyük hayal kırıklıkları olarak.

Bazen depresyon olarak.

Bazen de kişinin kendisiyle ilgili yaşadığı varoluşsal krizler olarak.

Bütün bunlar mevsimler gibidir.

Hayatın içinde zor dönemler de olacaktır.

Kayıplar olacaktır.

Kırılmalar olacaktır.

Hayal kırıklıkları olacaktır.

Kış da olacaktır.

Ancak kışın ortasında kalmakla, kışa rağmen korunaklı ve güvenli bir yerde sıcak bir ateşin başında oturmak aynı şey değildir.

Dışarıda kar yağıyor olabilir.

Ayaz sert olabilir.

Hayat zorlayıcı olabilir.

Fakat insanın kendisiyle ve ilişkileriyle kurduğu sağlıklı bağlar, o zor koşulların içinde sığınabileceği güvenli bir alan oluşturur.

Bu nedenle mesele yalnızca karşımızdaki kişinin ne yaptığı değildir.

Karşımızdaki kişinin adım atıp atmaması elbette önemlidir.

Emek verip vermemesi önemlidir.

İlişkiyi geliştirmek için çaba gösterip göstermemesi önemlidir.

Ancak onun yapmadıkları karşısında bizim ne yaptığımız da aynı derecede önemlidir.

Bazen hayatımızdaki en büyük çıkmaz, başkalarının ne yapmadığı değil; bizim kendimiz için hangi adımları atmadığımızdır.

Nerede beklediğimizdir.

Nerede seyirci kaldığımızdır.

Nerede kendi hayatımız üzerindeki sorumluluğu ertelediğimizdir.

Çünkü kendi hayatımız üzerinde söz sahibi olmak, başkalarını değiştirmekten çok daha gerçekçi ve güçlü bir başlangıçtır.

Belki de mesele hiçbir zaman yalnızca “varlığın yeter” demek değildi.

Çünkü bazı insanlar vardır ama yok gibidir.

Bazıları ise yalnızca var olmakla kalmaz; ilgileriyle, emekleriyle, sorumluluklarıyla ve temaslarıyla hayatımızda bir yer açarlar.

İlişkiler de tam olarak burada başlar.

Bir insanın varlığıyla değil, o varlığın ilişkiye ne kadar katıldığıyla…

Ve belki de bu yüzden kendimize sormamız gereken soru şudur:

Hayatımızdaki insanlara sadece var oldukları için mi tutuyoruz?

Yoksa gerçekten bizimle birlikte yürüyebildikleri için mi?

Bu sorunun cevabı, kurduğumuz ilişkilerin niteliğini de, yaşayacağımız hayatın kalitesini de sandığımızdan çok daha fazla belirler.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X