Uzm. Psk. Mevliye YAVUZ
Uzm. Psk. Mevliye YAVUZ

Kadınlar ve Erkekler Arasında İlişki Algıları, Sancıları ve Hezeyanları

21 Mayıs 2026 10:49
İlişki, daha önceki yazılarımda da değindiğim gibi, yalnızca iki kişinin bir araya gelmesinden oluşan mekanik bir yapı değildir. İki kişinin varlığının ötesinde ortaya çıkan; bakım, emek, temas, anlam ve süreklilik isteyen canlı bir organizmadır. Her ilişkinin kendine özgü bir dili, ritmi, kırılganlığı ve taşıma biçimi vardır. Belki de bu yüzden hiçbir ilişki birbirinin tam olarak aynısı değildir. Çünkü herkes ilişkiyi kendi hikâyesi, kendi eksikliği, kendi korkuları ve kendi ihtiyaçları üzerinden yaşar.

Ancak ilişkilerin en temel yapı taşlarından biri, çoğu zaman gözden kaçırılan oldukça hassas bir noktada şekillenir: Karşımızdaki kişiyi duyabilmek ve anlaşılabildiğimizi hissedebilmek.

İlişkiyi sürdüren şey yalnızca sevilmek değildir. Çoğu zaman kişinin, karşısındaki insan tarafından gerçekten görülmesi, anlaşılması, dikkate alınmasıdır. Seanslarda sıklıkla karşılaştığım durumlardan biri de tam olarak budur. Çok küçük bir ilgi, kısa bir temas, basit bir fark edilme hâli bile bazen ilişkinin temel sevgi kaynağı olarak algılanabiliyor. Çünkü insan yalnızca büyük fedakârlıklarla değil, çoğu zaman küçük duygusal temaslarla bağ kuruyor.

Tam da bu noktada kadınların ve erkeklerin ilişkiyi yaşama biçimleri arasında belirgin farklar ortaya çıkıyor. Kadınların ilişkiye yaklaşımı; detaylar, duygusal geçişler, yoğunluklar, iniş çıkışlar ve ilişkisel bağ üzerinden şekillenirken, erkeklerin ilişkiyi deneyimleme biçimi çoğu zaman daha görev odaklı ilerleyebiliyor. Elbette bu farkların azaldığı, birbirine yaklaştığı ilişkiler de mevcut. Ancak birçok ilişkide bu ayrımın zamanla derinleşerek ciddi bir uçuruma dönüştüğünü gözlemlemek mümkün.

Özellikle evlilik ilişkilerinde çocukla birlikte yeni bir evreye geçildikten sonra, tarafların ilişkiye dair yüklediği anlamlarda belirgin farklılıklar ortaya çıkabiliyor. Erkeklerin önemli bir kısmı; eve maddi kaynak getiriyor olmayı, eve haciz ya da alacaklı gelmiyor olmasını sağlamayı, alkol kullanmıyor olmayı, aldatmıyor olmayı ya da temel sorumluluklarını yerine getiriyor olmayı ilişkinin iyi gittiğine dair temel göstergelerden biri olarak değerlendirebiliyor. Benzer şekilde kadınların da yemek yapıyor olmayı, evin düzenini sürdürüyor olmayı, çocukların bakımını üstleniyor olmayı, onları okula götürüp getiriyor olmayı ilişkinin önemli parçalarından biri olarak gördüğü durumlarla sıkça karşılaşıyoruz.

Burada özellikle altını çizmek istediğim önemli bir nokta var: Bunları küçümseyen ya da indirgemeci bir yerden ele almıyorum. Tam tersine, bunların tamamı hayatı sürdürebilmek adına oldukça önemli ve temel ihtiyaçlardır. Bir ilişkinin gündelik yaşamı organize edebilmesi, güvenli bir alan oluşturabilmesi ve işlevselliğini sürdürebilmesi açısından bu sorumlulukların karşılanıyor olması kıymetlidir. Ancak mesele şu ki; ilişkiler yalnızca görevlerin yerine getiriliyor olmasıyla duygusal olarak beslenmeyebiliyor.

Şema terapi yaklaşımında “sağlıklı yetişkin” kavramı; kişinin hem kendi ihtiyaçlarını fark edebilmesini hem de karşısındaki kişinin duygusal gerçekliğini görebilmesini ifade eder. Sağlıklı yetişkinlik yalnızca sorumluluk alabilmek değil; duygusal bakım verebilmek, ilişkiyi duygusal olarak taşıyabilmek ve karşılıklı temas kurabilmektir.

Elbette insanlar ilişkileri açıklarken tek bir referans sistemiyle hareket etmiyor. Kimi zaman dini referanslar, kimi zaman sosyolojik bakış açıları, kimi zaman da bireysel ihtiyaçlar ve kişisel savunmalar devreye giriyor. Özellikle seanslarda, kişilerin kendi ihtiyaçlarına göre farklı referans alanlarına geçiş yaptıklarını; ancak bu geçişlerin çoğu zaman farkında olmadıklarını görüyoruz.

Bir noktada “ilişki böyledir” denilirken başka bir noktada tamamen farklı bir çerçeve kullanılabiliyor. Kişi, kendi savunmasını sürdürebilmek adına ilişkisel gerçekliği görmek yerine mevcut pozisyonunu korumaya devam ediyor. Ancak bu durum, ilişkinin sağlıklı ilerleyebilmesini giderek zorlaştırıyor.

Çünkü yalnızca rollerin gereğini yerine getiriyor olmak; yani sadece “eş”, “anne”, “baba” ya da “koca” rolünü sürdürüyor olmak, duygusal bağlılığı tek başına oluşturmuyor. Yıllardır yaptığım çalışmalar, gözlemler ve terapötik süreçler bana şunu gösterdi: İnsan yalnızca görevlerle beslenmiyor.

Görevler sürdürülebilirliği sağlıyor olabilir. Düzeni koruyor olabilir. Hayatı organize ediyor olabilir. Ancak aşkı, duygusal yakınlığı, aidiyeti ve derin bağı tek başına inşa edemiyor.

Görünüşte herkes kendi rolünü yerine getiriyor olabilir.
 Ev düzenli ilerliyor olabilir.
 Maddi ihtiyaçlar karşılanıyor olabilir.
 Çocukların bakımı aksatılmıyor olabilir.

Ancak bütün bunların içerisinde duygusal temas eksik kaldığında, ilişki zamanla yalnızca işlevini sürdüren bir yapıya dönüşebiliyor. Dışarıdan bakıldığında devam eden ama içeride ruhsal olarak giderek yoksullaşan bir yapı…

Çünkü insan yalnızca fiziksel ihtiyaçları olan bir canlı değildir. İnsanın en temel ruhsal ve varoluşsal ihtiyaçlarından biri; anlaşılmak, görülmek, hissedilmek ve duygusal olarak temas kurabilmektir. Kişi yalnızca yaşayan bir organizma olarak değil, ruhsal olarak da varlığının tanındığını hissetmek ister. Tam da bu nedenle ilişkilerde yalnızca görevlerin sürdürülüyor olması değil, duygusal bağın korunuyor olması da hayati bir önem taşır.

İlişkiyi uzun ömürlü yapan şey yalnızca birlikte kalabilmek değildir. Kendi benliğini kaybetmeden, karşı tarafın duygusal gerçekliğini de görebilerek birlikte yaşayabilmektir.

Bugün boşanma oranlarının artmasının altında yatan temel nedenlerden biri de, uzun süre devam eden ancak duygusal temasın giderek kaybolduğu ilişkilerin artık sürdürülemez hâle geliyor olmasıdır. Geçmiş dönemlerde özellikle kadınların ekonomik gücünün, bireysel alanının ve özgüveninin yeterince desteklenmiyor olması; benzer şekilde erkeklerin de kendi duygusal ihtiyaçlarına, kırılganlıklarına ve ilişkisel farkındalıklarına temas edebilecek alanlardan uzak yetiştirilmeleri, birçok ilişkinin yalnızca sürdürülüyor olmasıyla sonuçlanabiliyordu.

Bugün ise insanlar yalnızca aynı evin içinde kalmayı değil, ilişkide ruhsal olarak da var olabilmeyi talep ediyor. Ancak burada başka bir denge problemi de ortaya çıkıyor. Çünkü ilişkilerde yaşanan duygusal yoksunluğu fark etmek kadar, bu farkındalıkla ne yaptığımız da önemli bir hâle geliyor.

Bazen kişinin yalnızca kendi ihtiyaçlarını merkeze aldığı, karşı tarafın duygusal gerçekliğini yeterince göremediği ben merkezci bir yerden hareket ettiği durumlar da oluşabiliyor. Hatta bazı ilişkilerde kararların; düşünülmüş bir içgörüden çok, anlık rahatlama arayışına dönüşen masturbatif bir dürtüsellikle alındığına da tanıklık edebiliyoruz. Bu da ilişkisel sorumluluğun, karşılıklı bakımın ve ortak gerçekliğin gözden kaçmasına neden olabiliyor.

Bu nedenle mesele yalnızca ilişkide kalmak ya da ilişkiyi sonlandırmak değil; kişinin ilişki içerisindeki varlığını, sorumluluğunu, ihtiyaçlarını ve karşı tarafın gerçekliğini ne kadar görebildiğiyle ilgili bir yere dönüşüyor.

Tam da bu noktada ilişkilerdeki başka bir önemli mesele görünür hâle geliyor: Kişilerin ilişki içerisinde kapladıkları alan ve üstlendikleri ilişkisel yükler…

Çünkü bazı ilişkilerde taraflardan biri, ilişkinin duygusal düzenleyicisi, taşıyıcısı ve sürdürücüsü hâline gelebiliyor. İlişkinin devam etmesi için gereken birçok sorumluluğu gönüllü olarak üstlenebiliyor. Ancak bu durum uzun vadede karşı tarafın ilişkisel sorumluluk geliştirebilmesini de zorlaştırabiliyor. Bir kişi sürekli taşıdığında, diğer kişi taşımayı öğrenemiyor.

Bazen ilişkiyi ayakta tutmaya çalışan taraf, ilişkiyi koruduğunu düşünürken; farkında olmadan ilişkinin dengesiz yapısının sürmesine de katkı sağlayabiliyor.

Ezcümle; ilişkiyi yalnızca kurumsal bir yapı olarak görmek, onu sadece roller üzerinden değerlendirmek ve “görevler yerine getiriliyorsa her şey yolundadır” düşüncesine sığınmak ne kadar gerçekçi?

Belki de artık örtünün altını kaldırıp ilişkilerin görünmeyen taraflarına birlikte bakmanın zamanı gelmiştir.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X