Herkes Narsist, Her Şey Travma mı?
Onun yerine teşhis koyuyoruz.
Bizi inciten narsist oluyor. Bizi görmeyen toksik. Giden kaçıngan bağlanıyor. Kalan bağımlı. Aldatan çocukluk yaralarını tekrar ediyor. Öfkelenen tetikleniyor. Sorumluluk almayanın travmaları var.
Peki insan bazen sadece yanlış yapamaz mı?
Üstelik yanlış olduğunu bile bile.
Belki bazı yaşanmışlıkların ağırlığı da tam burada başlıyor. Bir şey olduktan, bir söz söylendikten, bir deneyim yaşandıktan sonra artık öncesindeki insan değiliz. Çünkü bazı deneyimler yalnızca başımıza gelmiyor; dünyaya, insanlara ve ilişkilere baktığımız yeri de değiştiriyor.
Bir şeyi öğrendikten sonra, onu bilmediğimiz zamanki insana dönemiyoruz.
Bir insanın hiç bilmediğimiz bir yanını gördüğümüzde, çok güvendiğimiz birinin hiç beklemediğimiz bir davranışıyla karşılaştığımızda ya da yıllardır doğru bildiğimiz bir şeyin aslında öyle olmadığını öğrendiğimizde, yaşanan şey geçmişte kalıyor belki ama bizde bıraktığı bilgi kalıyor.
Ve… Artık biliyoruz.
Belki insan olmanın dayanılmaz ağırlıklarından biri de bu: Bazı şeylerin geri dönüşü yok. Olay geçiyor, zaman geçiyor, hayat devam ediyor; ama insan artık o olaydan önceki yerinden bakamıyor.
Sonra bir daha böyle bir deneyim yaşamamak için tedbirler geliştirmeyi öğreniyoruz.
Zırhlar kuşanıyoruz. Zayıf yanlarımız görünmesin diye çeşitli personalar takıyoruz. Güçlü, kendinden emin, bağımsız, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan insanlar “gibiymiş” yaşamayı öğreniyoruz.
Fakat zırhılarımızın tuhaf bir özelliği var:
Darbeyi içeri almıyor ama teması da azaltıyor.
Bir süre sonra bizi korumak için ördüğümüz surların içinde yalnız kalıyoruz.
Üstelik çağımızın en büyük ironilerinden biri, hiç yalnız görünmediğimiz halde bu kadar yalnız olmamız.
Fotoğraflarımız var. Hikâyelerimiz, mesajlarımız, takipçilerimiz, kalabalık sofralarımız, sürekli haberleştiğimiz gruplarımız var. Nerede olduğumuzu, ne yediğimizi, ne düşündüğümüzü, neye güldüğümüzü birbirimize gösteriyoruz.
Evet gösteriyoruz.Görünürlük arttı.
Ama görünür olmakla görülmek aynı şey mi?
Belki doğduğumuz günden beri bizi kuşatan ebeveynlerimizin, ailemizin, arkadaşlarımızın ve sevdiklerimizin yanında yalnız olmadığımızı varsayıyoruz. Ta ki içimizi sızlatan bir an yaşanana kadar.
Biri bir şey yapıyor ve bir anda bize çok uzak geliyor.
Onu içimizde kilometrelerce öteye fırlatıyoruz.
Sonra özlüyoruz. Yaklaşıyoruz. Yeniden kırılıyoruz. Yeniden uzaklaşıyoruz.
Sonra yeniden eski yakınlığı kurmaya uğraşıyoruz.
Hangi yaşam döneminde yakınlık ile incinmeyi yan yana öğrendik? Hangi çözülememiş mesele bizi aynı kapının önüne tekrar tekrar getiriyor? Bir insanı hem çok yakınımızda isteyip hem de incindiğimiz anda çok uzağa fırlatmak nereden geliyor?
Kafamızda yeni sorular oluşuyor:
Her şeyin psikolojik bir açıklamasını bulmak zorunda mıyız?
Çünkü son yıllarda psikoloji gündelik hayatın diline girdikçe tuhaf bir şey oldu. Pop-psikoloji yaşanmaya başladı.
İnsanı anlamamıza yardım eden kavramları, insanları kategorize etmek için kullanmaya başladık.
Narsist.Toksik.Manipülatif.Kaçıngan.Travmalı.
Bir arkadaşımız halimizi sormuyor. Her karşılaşmamızda yalnızca kendi ilişkisinden, kendi acısından, kendi hayatından söz ediyor.
Biz de eve dönüp kararımızı veriyoruz: “Toksik bir insan.”
Belki gerçekten öyledir. Ama başka bir ihtimal daha var.Belki düşüncesizdir.Belki ben merkezcidir. Belki bizi görmüyordur. Belki de bizim ona verdiğimiz değeri bize vermiyordur.
“Toksik” dediğimizde acımız biraz hafifliyor olabilir. Çünkü artık yaşadığımız şeyin bir adını koyarız. Adlandırdığımız şeyi kontrol edebileceğimizi düşünürüz.
Bazen teşhis gibi kullandığımız kelimeler, çok daha acı bir gerçeği söylemekten kaçmanın yoludur:
-”Bu insan beni önemsemedi.”
Bununla karşılaşmak, ona bir etiket yapıştırmaktan daha zor olabilir.
Benzer şeyi travma için yaparız.
Travma yaşayan bir insanın davranışlarını anlamaya çalışır, geçmiş deneyimlerin bugünkü ilişkileri nasıl biçimlendirdiği arasında bağlar kurarız.
Ama travma, ahlaki dokunulmazlık sağlamaz.
Bir insan travmatize olmuş olabilir ve yine de başkasına haksızlık edebilir.
Çocukluğunda ağır şeyler yaşamış olabilir ve yetişkinliğinde verdiği zararın sorumluluğunu alması gerekir.
Hatta bazen insan kendi yarasını, başkasını yaralamanın gerekçesi haline getirebilir.
“Ben böyleyim çünkü bunları yaşadım.” Sıkça gördüğümüz bir şeydir.
Açıklama başka şeydir, mazeret başka.
Bir davranışın nereden geldiğini anlamak, o davranışın sonuçlarını ortadan kaldırmaz.
Burada psikolojinin çok eski bir komşusunu yeniden hatırlamamız gerekiyor:
Etik.
Çünkü insan yalnızca başına gelenlerden oluşmaz.Yaptıklarından da oluşur.
Seçimlerinden.
Sorumluluklarından.
Yanlış yaptığında bununla ne yaptığına dair tutumundan.
Belki artık “Neden böyle yaptı?” sorusunu biraz daha az, “Yaptıktan sonra ne yaptı?” sorusunu biraz daha fazla sormalıyız.
İnkâr mı etti?
Suçu bize mi yükledi?
Kendi yaralarını gerekçe gösterip bizi mi susturdu?
Yoksa durup baktı mı?
“Evet, bunu ben yaptım ve yanlıştı.” diyebildi mi?
Çünkü olgunluk hiç yanlış yapmamak değildir.
Yanlışının arkasına çocukluğunu, travmalarını, kişilik özelliklerini ya da karşısındakinin davranışlarını yığmadan sorumluluğunu taşıyabilmektir.
Belki “kötü insan” diye değişmez bir insan kategorisi oluşturmak da meseleyi fazla kolaylaştırıyor.
Ama kötülüğün varlığını psikolojik kavramlarla tamamen eritmek de başka bir kolaycılık.
İnsan bazen bencildir.
Bazen korkaktır.
Bazen kıskanır.
Bazen çıkarını seçer.
Bazen gerçeği çarpıtır.
Bazen karşısındakinin canının yanacağını bilir ve yine de yapar.
Bunları kabul etmek insanı anlamaktan vazgeçmek değildir.
Tam tersine, insanı yalnızca mağduriyetleriyle değil, karanlık tarafıyla ve seçim yapabilme kapasitesiyle birlikte görmek demektir.
Belki de çağımızın çelişkisi tam burada:
Kendimizi hiç olmadığı kadar anlatıyoruz ama birbirimizi giderek daha az dinliyoruz.
Psikoloji hakkında hiç olmadığı kadar konuşuyoruz ama bazen birbirimize karşı daha az sorumluluk hissediyoruz.
Sınırlarımızı öğreniyoruz ama duvarlar örüyoruz.
Kendimizi koruyoruz ama kimseyi içeri alamıyoruz.
Sonra o surların içinde yalnız kalıp yalnızlığımızın nedenini yine başkalarının patolojilerinde arıyoruz.
Oysa bazen soru şudur:
Ben kimi dışarıda bıraktım?
Kimi gerçekten görmedim?
Hangi yanlışımın nedenini anlatırken özrünü unuttum?
Hangi yarama o kadar bağlandım ki onunla başkasını yaralama hakkını kendimde buldum?
Ve hangi zırh beni bir zamanlar korurken bugün kimsenin bana dokunamadığı bir hapishaneye dönüştü?
Belki hepimiz biraz yaralıyız.Yaralı olmak bizi masum yapmıyor.Çünkü geçmişimiz davranışlarımızı açıklayabilir.Fakat bugün yaptığımız seçimlerin sorumluluğunu bütünüyle geçmişimize bırakamayız.Bazen karşımızdaki narsist değildir.Bazen biz de sadece “tetiklenmiş” değilizdir.Bazen yapılan şey düpedüz yanlıştır.Ve bazen iyileşmenin başlangıcı, o yanlışa yeni bir psikolojik isim bulmak değil, insanın dönüp şu cümleyi söyleyebilmesidir:
“Bunu ben yaptım. Yanlıştı. Ve sorumluluğu bana ait.”
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Kadın ve Erkek Gerçekten Bu Kadar Farklı mı? 20 Ağustos 2026 Perşembe
- Büyümek: Bazen Bir Parçanı Bırakabilmektir 06 Ağustos 2026 Perşembe
- O seni kandırmadı. Sen onu zihninde yeniden yarattın 30 Temmuz 2026 Perşembe
- Anlamak Değil, Merak Etmek: İlişkilerde Varsayımların Sessiz Tuzağı 23 Temmuz 2026 Perşembe
- Özünü Tanımadan, Zannettikleriyle Bir Ömür Yaşayan İnsan 16 Temmuz 2026 Perşembe
- Ya en büyük yaralarımızı biz açıyorsak? 11 Temmuz 2026 Cumartesi
- Uzun Ömürlü Bir İlişkinin Dinamikleri Nelerdir? 05 Temmuz 2026 Pazar
- Yakınlık mı Yalnızlık mı? Bir ilişkide yakınlık nasıl oluşur? 25 Haziran 2026 Perşembe
- Ya Kendi Eksik Parçamı Arıyorsam? 18 Haziran 2026 Perşembe
- ‘Varlığı’ Yeter Mi? 11 Haziran 2026 Perşembe