Erkek Susar, Kadın Boğulur Bergman Sinemasında Kadınlar ve Erkekler
Çünkü insan yalnızca gördüğünü anlatmaz. Korkularını, arzularını, kayıplarını, çatışmalarını ve çoğu zaman kendisinde henüz tanımadığı parçaları da ortaya koyduğu eserin içine taşır. Bu nedenle insan ruhsallığının ilişkisel örüntüleri, hemen her dönemde sanatın temel meseleleriyle dirsek temasını sürdürmüştür.
Sinema bu temasın en görünür olduğu alanlardan biridir. İkili ilişkiler, aile bağları, ayrılık, yakınlık, yabancılaşma, ölüm, suçluluk ve insanın kendi varlığıyla karşılaşması; sinemanın kurgu zeminini oluşturan temel yapılardır. Sinema, insan ruhsallığını bazen bir aile sofrasında kimsenin söylemediği bir cümlede, bazen kapanmayan bir kapıda, bazen de aynı olayı birbirinden tamamen farklı anlatan insanların kurduğu hakikatlerde görünür kılar.Kurosawa’nın Rashamon’unda yaşanan olay her anlatıcının ihtiyacına göre yeniden şekillenir; Tarkosvski’nin sinemasında bir ev, suyun üzerinde gezinen bir nesne ya da aniden beliren bir çocukluk görüntüsü hafızanın dile gelmeyen parçalarını taşır. Nuri Bilge Ceylan’ın uzun suskunluklarında insanların söyleyemediklerinin yansımalarını izlerken, Zeki Demirkubuz’un kapalı odalarında arzu, suçluluk ve kendini kandırma aynı kaderin içinde dolaşır. Sinema böylece yalnızca hikaye anlatmaz; insanın derinlerindeki şeyleri görüntüye, sese, mekana ve başka karakterlerin bedenlerine aktarır.
Ingmar Bergman da insan ruhsallığını, özellikle yakın ilişkilerde açığa çıkan çatışmalar üzerinden ele alan yönetmenlerin başında gelir. Ancak Bergman’ın sinemasını farklılaştıran yalnızca hangi duyguları anlattığı değildir. O, duyguları karakterleri arasında paylaştırır: Biri susarken diğeri onun yerine konuşur; biri geri çekilirken diğeri terk edilme korkusuyla çözülür; biri acıyı gözlemlerken diğeri onu bedeninde taşır.
Bu nedenle Bergman sinemasında duygunun yalnızca ne olduğuna değil, kime ait göründüğüne ve kim tarafından yaşandığına da bakmak gerekir.
Çünkü bazen ilişkilerde duyguyu başlatan kişiyle onu görünür biçimde yaşayan kişi aynı değildir.
Terk edilmekten korkan fakat bu korkuyu kendisinde tanımayan birini düşünelim. Yakınlık arttığında geri çekilir, ulaşılmaz hâle gelir, sevgisini belirsizleştirir ve ilişkinin geleceği hakkında açık konuşmaktan kaçınır. Karşısındaki kişi başlangıçta böyle bir kaygı taşımadığı hâlde zamanla ilişkinin güvende olup olmadığını düşünmeye, daha sık güvence istemeye ve yakınlık talep etmeye başlar.
Geri çekilen kişi ise sonunda karşısındakini “fazla kaygılı”, “bağımlı” ya da “boğucu” biri olarak görür. Kendi davranışlarının ilişkide yarattığı güvensizliği fark etmeden, sorunun diğerinin kişiliğinden kaynaklandığına inanır.
Böylece birinin kendisinde tanımadığı terk edilme korkusu, ilişkinin içinde diğer kişiye yaşatılmış olur. Biri mesafeli ve denetimli görünürken diğeri ikisinin yerine de kaygılanan, yakınlık isteyen ve terk edilmekten korkan kişiye dönüşür.
Psikolojide yansıtma, kişinin kendisinde kabul etmekte zorlandığı bir duygu veya özelliği karşısındakine aitmiş gibi algılamasıdır. Yansıtmalı özdeşim ise bunun bir adım ötesine geçer. Duygu yalnızca karşıdaki kişiye yakıştırılmaz; kurulan ilişki dinamiği içinde kişinin gerçekten bu duyguyu yaşamaya başlamasına yol açılır. Karşıdaki kişi zamanla kendisine bırakılan korkunun, öfkenin, bağımlılığın ya da çaresizliğin taşıyıcısı hâline gelir.
Bu her zaman bilinçli bir yönlendirme veya planlanmış bir manipülasyon değildir. Kişi çoğu zaman hangi duyguyu karşısındakine taşıttığının farkında değildir. Hatta ilişkinin sonunda ortaya çıkan durumu, kendi katkısından tamamen bağımsız biçimde diğer kişinin değişmez özelliği olarak görebilir.
Kendi bağımlılık ihtiyacını tanımayan kişi karşısındakini “bağımlı”, kendi terk edilme korkusunu kabul etmeyen kişi onu “kaygılı”, kendi saldırganlığını taşımayan kişi ise diğerini “öfkeli” olarak deneyimleyebilir.
Yansıtmalı özdeşimi sıradan bir suçlamadan ayıran şey de budur: Karşıdaki kişi yalnızca kendisine yüklenen bir sıfatla karşılaşmaz; zamanla gerçekten o duygunun içine çekilir. Birinin ruhsallığında taşınamayan şey, ilişkinin içinde diğerinin duygusuna, davranışına ve bazen bedenine dönüşür.
Elbette bir ilişkide taraflardan birinin kaygılanması, öfkelenmesi ya da daha fazla yakınlık istemesi tek başına yansıtmalı özdeşim bulunduğunu göstermez. Burada sözünü ettiğimiz şey tek bir davranış değildir, tekrar eden bir ilişkisel örüntüdür. Bir kişinin kendisinde tanımadığı duygu, kurduğu ilişki aracılığıyla diğer kişide ortaya çıkıyor ve sonunda yalnızca ona aitmiş gibi görülüyorsa bu süreç, psikanalitik kuramda yansıtmalı özdeşim kavramıyla yorumlanabilir.
Bergman’ın filmlerine bu açıdan baktığımızda benzer bir soru ortaya çıkar:
Erkekler tarafından söze dökülmeyen, yaşanmayan veya sahiplenilmeyen duyguları kim taşımaktadır?
Ingmar Bergman’ın bazı filmlerinde erkekler ya çok az görünür ya da anlatının kıyısında, gözlemleyen, yorumlayan, yazan ve duygusal olarak geri çekilen bir konumda dururlar. Merkezde ise konuşamayan, hastalanan, nefessiz kalan, ruhsal olarak çözülen, birbirine yaklaşan ve birbirini yaralayan kadınlar vardır.
Bu görünüm, Bergman’ın kadın ruhsallığını olağanüstü bir derinlikle kavradığını düşündürebilir. Bir yanıyla doğrudur da. Ancak başka bir ihtimali daha tartışmak gerekir:
Bergman’ın kadınları yalnızca kendi acılarını mı yaşamaktadır? Yoksa erkeklik dünyasının tanımadığı, bastırdığı ve taşımakta zorlandığı duyguları da mı taşımaktadır?
Bergman’ın kurduğu sinemasal dünyada kontrolü kaybetme, bağımlı olma, terk edilme, yakınlık içinde kendini yitirme, sevememe ve ölüm karşısında çaresiz kalma gibi temel varoluşsal kaygılar çoğunlukla kadınların bedenlerinde görünür olur.
Erkek karakterler sıklıkla gözlemleyen, yorumlayan, yazan, inancını sorgulayan veya ilişkiden geri çekilen kişilerdir. Kadın karakterler ise aynı çatışmaları bedenlerinde yaşarlar. Erkek ölümü düşünür; kadın hastalanır. Erkek yakınlıktan kaçar; kadın terk edilmenin içinde çözülür. Erkek duygusunu söze dökemez; kadın susar, bağırır, kanar veya nefessiz kalır.
Bergman’ın neredeyse her filmine yerleştirilen boğulma sahneleri yalnızca fiziksel değildir. Konuşamamak, duyulmamak, temas kuramamak ve ötekinin zihninde kendine ait bir yer bulamamak da boğulmanın ruhsal ve ilişkisel biçimleridir.
Belki de Bergman’ın sinemasında erkek tarafından sahiplenilmeyen bağımlılık, terk edilme korkusu, yakınlık ihtiyacı, çaresizlik ve kontrol kaybı ortadan kaybolmaz. Yalnızca yer değiştirir; kadın karakterlerin sözlerinde, ilişkilerinde ve bedenlerinde yeniden ortaya çıkar.
Bu iddiayı yalnızca teorik bir kavramla açıklamak yetmez. Bunları görmek için Sessizlik’te Ester’in nefesine, Persona’da Elisabeth’in suskunluğuyla Alma’nın giderek çoğalan sözlerine, Aynadaki Gibi’de Karin’in çözülüşünü izleyen erkeklere, Çığlıklar ve Fısıltılar’da kadınlar arasında paylaştırılan acıya ve Güz Sonatı’nda sanatçının suçluluğunu taşıyan anne-kız ilişkisine yakından bakmak gerekir.
Ve Bergman sayesinde; sinemada da yaşamdaki gibi sahneleri belki de bu sebeple görürüz. O sahnelerde ise; Erkek çoğunlukla düşünür; kadın ise bedeniyle yaşar, yaşatır.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Ruhsal Gelişimin İlk Adımları: Ebeveyn Rehberliği ve Ayrışma 01 Ekim 2026 Perşembe
- Kendi Hayatının Canlı Bombası Olmak 17 Eylül 2026 Perşembe
- Bir İlişki Ne Zaman Gerçekten Karşılıklıdır? 10 Eylül 2026 Perşembe
- İlişkilerin Bitiş Evreleri 03 Eylül 2026 Perşembe
- İlişkideki Sen Hala Sen misin? 27 Ağustos 2026 Perşembe
- Kadın ve Erkek Gerçekten Bu Kadar Farklı mı? 20 Ağustos 2026 Perşembe
- Herkes Narsist, Her Şey Travma mı? 13 Ağustos 2026 Perşembe
- Büyümek: Bazen Bir Parçanı Bırakabilmektir 06 Ağustos 2026 Perşembe
- O seni kandırmadı. Sen onu zihninde yeniden yarattın 30 Temmuz 2026 Perşembe
- Anlamak Değil, Merak Etmek: İlişkilerde Varsayımların Sessiz Tuzağı 23 Temmuz 2026 Perşembe