Başarılı genç yazarlarımızdansınız. Müzisyen ve reklamcı yönünüz de var. Çok yönlü olmanızın yazarlığınıza katkıları var mı?
-Teşekkür ederim. Müzisyen olarak çok iddialı değilim aslında. Ama müzik yapmayı, kendimi müzik gruplarında ifade etmeyi çok seviyorum. Bu sanırım müziğin kolektif bir üretim olmasından ve edebiyatın verdiği yalnızlık duygusunu dengelemesinden kaynaklanıyor. Bir de sanatı karşılıklı ilişkiler içinde bir bütün olarak görmeye çalıştım her zaman. Yine de Max Jacob’un sözü doğru ne yazık ki: Hayat tek bir sanat için bile kısa.
“KÜÇÜĞE BİR DONDURMA” isimli yeni kitabınız 4 Şubat’ta okurlarınızla buluştu. İyi bir okuyucunuz olarak kitabınızı alacağım. Okurlarımıza kitabınızla ilgili arka yazı haricinde bilgi verir misiniz?
-Yeni romanım yaşlı bir adamın defterinden oluşuyor. Defterine yirmi yıldır görmediği oğluna söyleyemediklerini, onun bir gün okuyacağını umarak yazıyor. Bunu yapmaya oğlunun başına gelen kötü bir olaydan sonra, çaresizlik duygusundan kurtulmak için başlıyor. Yazmak genellikle hatırlamak anlamına geldiğinden, böylece bir yolculuğa çıkıyor belleğinde. Yaşamı boyunca unutmayı seçtiği her şeyle, kendi anne babasını yakan aşk hikâyesiyle, yaşadığı acılarla ve hatalarıyla yüzleşiyor ve bunlardan çıkardığı sonuçları defterine yazıyor. En beğendiğiniz eseriniz hangisidir. Neden?
-Nedense hep en son yazdığım roman en iyisiymiş gibi gelir. Herhalde önceki kitaplarımda bulduğum kusurları bu kez giderdiğimi umduğum için… Bu yüzden içimden şu sıralar “Küçüğe Bir Dondurma”yı kayırmak geliyor.
Köşe yazarlığına nasıl başladınız? Meslek olarak zorluklarından bahseder misiniz?
-Köşe yazarlığı ile romancılık arasında çok fark var. Gazetede yazmak işin daha çok muharrirlik kısmına, diğeriyse edipliğe giriyor. Kendimi öncelikle romancı olarak görüyorum ve gündemdeki olayları romancı gözüyle yorumlamaya çalışıyorum. Bu da zaman zaman meslekten gazeteci olan köşe yazarlarının bakmadığı açılardan bakabilmemi sağlıyor. Ayrıca tıpkı mizahçılar için olduğu gibi, köşe yazarları için de Türkiye ideal bir ülke. Konusuz kalmanız söz konusu değil.
Sizce toplumumuzda kitap okuma alışkanlığı var mı? Varsa veya yoksa sebepleri nelerdir?
Çetin Altan’ın yıllar önce dediği gibi, ana dilinin yazı boyutuyla fazla bağlantısı olmayan bir toplumuz. Aslında dünyada da durum çok farklı değil... Bir gürültü ve hız çağında yaşıyoruz. Küresel sermaye dünyanın çevresinde hızla dönüyor, bizden de ona ayak uydurmamızı bekliyor. Nefes nefese koştururken durup bir romana, bir şiire ya da bir kuşun uçuşuna bakacak zamanımız olmuyor.
Kitaplarınızı yazarken; “Bir kitap yazmam gerekli (okurlarım bekler)” diye mi başlıyorsunuz, yoksa duygularınız mı sizi tetikliyor?
İtiraf edeyim, ben de hayatta başka bir işe yaramadığı için yazanlardanım.
Yazarların duygulu, gözlemleri çok kuvvetli kişiler olduğu bilinir. Okurlarımıza adı hayat olan yaşam yolculuğu hakkında neler anlatırsınız?
Yaşlandıkça insanları yargılamakta daha çok zorlanıyorum. Bence asıl sorun, hayatın çok kısa olması. Daha dün çocukken kendimizi birden otuzlu yaşlarda buluveriyoruz. Tam hayatı çözdüğümüz sıradaysa yaşlanmış oluyoruz ve zamanımız kalmıyor. Üstelik başımızdan geçen hiçbir şeyin provası yok. Yani prova yapan bir müzisyen gibi “dur bu kötü oldu, bir dahaki sefere daha iyi çalayım” deme şansına sahip değiliz. Mecburen doğaçlama yapıyoruz. Tabii bu arada hatalar da yapıyoruz, doğaçlamalar hataya açık olduğu için. Bu yüzden, son zamanlarda temel ahlak kuralları dışında ne kendimin de başkalarının hatalarını yargılamak geliyor içimden.
Sağlıklı yaşam için nelere dikkat edersiniz?
Eskiden çok sigara içerdim, onu önemli ölçüde azalttım. Umarım günün birinde bırakmayı da başarırım. Fırsat buldukça spor yapıyorum ve yiyip içtiklerime dikkat etmeye çalışıyorum.
Sağlık portalı okurlarımıza vermek istediğiniz bir mesaj varmı?
Yaşadığımız her anın değerini bilelim. Zaman çok acımasız… |